Canım kardeşlerim,
Birkaç gün önce bir hafta için kızımla Istanbul’a geldim. Bu vesile ile iki gün içinde biteceğini duyunca (Hep böyle olmaz mı?) uzun zaman gitmemek icin direndiğim Body Worlds sergisini de görmeye gittim. İyi ki de gitmişim çünkü benim için tam anlamıyla leziz bir ruhani tecrübe oldu. Sergide okumamız istenilen bilgiler güzel alıntılar ile başlıyordu. Bunlardan biri de “Ne yersen O’sun” cümlesiydi.
Ben herşeyde olduğunu düşündüğüm gibi, yediklerimizin de ruhani bir boyutu olduğunu düşünüyorum sık sık. Yediklerimizin kimyasının, biyolojisinin ötesinde bir yaşam enerjisi boyutu. Bu doğrultuda ‘Ne yersen O’sun’ da yediklerimizin ruhani enerjisinden etkilenebilecegimizi düşündürüyor bana.
Felsefe kurslarımı takip ettiğim okulumun yemekhanesinde yemek pişiren herkes gönüllüydü. Onlar yemekleri yapmadan önce ruhani bir ritüel ile bazi dualar okurlardı. Tamamen sebzeler ve tahılllar ile pişirilen bu yemeklerin her zaman çok lezzetli olduğunu düşünürdük arkadaşlarımla. Sizce annelerin yemeklerinin her zaman daha güzel bir tadının olması nedendir? Onlar yemekleri pişirirken sebzenin soyuluşundan vücudumuza gireceği anı ve küçükken bizi büyütmesini ve daha sonra da bize şifa olmasını düşünerek niyet ve hayal ederler. Bu da ruhani bir ritüel değil midir? Bu şekilde, sevgi ve ruhani bir ritüelle pişirilmiş her yemek hem lezzetli olup hem de vücudumuza ve ruhumuza şifa olabilir mi?
Aynı şekilde bir ara okuduğum Su ve Tuz konulu yazıda bir bardaktaki suya güzel sözler söylendiğinde suyun moleküler yapısının değiştiği çiçekler gibi yumuşak hatlı güzel şekiller aldığı anlatılıyordu. Eskilerin ve şimdi inananların nazardan arınmak için suya dua okumaları ve şifa için onu içmeleri de aynı sebepten olsa gerek.
Evde çiçek yetiştirenlerin iyi bildiği gibi çiçekler kendilerine konuşulduğunda daha iyi cevap veriyorlar ve açmazken birden açıveriyorlar kendilerini. Dolayısıyla bitkiler de pozitif enerjiden etkileniyorlar ve olmaları gereken şey oluyorlar. En son 7-8 yaşlarımda çok lezzetli bir domates yediğimi hatırlıyorum. Uzun zamandır domates, salatalık, biber gibi görünen parlak, renkli, aynı boy, aynı tadta şeyleri yiyoruz. Bunun ne kadar ürkütücü bir gerçek olduğunu ancak düşününce farkediyoruz.
Yine Su ve Tuz konulu yazıda mikrodalga fırından geçirilen süt ile beslenen ve güneş ışığı girmeyen bir odada yaşatılan kedilerin çok kısa bir süre içinde öldüğünü yazıyordu. Mikrodalga fırınlar ilk çıktığında bize yemeklerin içindeki vitamin muhteviyatını bozmadığı söyleniyordu. Ancak mikrodalga ışınına mağruz kalan bir yemeğin nasıl değişikliklere maruz kaldığını hiç düşündünüz mü?
Et ve süt endüstrisindeki kitle üretim korkutucu bir boyutta. Çok yakın bir zaman önce Food Inc. filminde izlediğimiz mezbahalar ve ışıksız yerlerde birkaç gün içinde büyütülen tavukların durumu izleyen herkesi çok etkilemişti. Bu filmde gördüğümüz yetiştirme ve kesim şartları hayvanların ruhlarına saygı duyan bir tarzda değil. Bu hayvanlar son anlarına kadar acı ve korku içinde büyüyüp korku içinde ölüyorlar gibi görünüyordu. Bu şekilde yetiştirilen hayvanların etleri veya sütlerinden yapılan ürünleri yemenin ne kadar şifa verici olabileceğini düşünmeden edemiyorum. O şartlarda büyümek için verilen kimyasal ilaçların vücudumuzdaki doğrudan etkileri de var tabii.
Biz uzun zamandan beri kırmızı et tüketimimizi kuzu eti ile sınırladık. Çünkü kuzunun daha çok otlaklarda büyütülen ve dana ve tavuk gibi kitle üretimi yapılmayan bir hayvan olduğunu öğrendik. Umarız aldığımız kuzu etleri böyledir. Dana sütü ve ürünlerini küçük kızıma vermeye elim gitmiyor. Bunu da mümkün mertebe organik alarak telafi etmeye çalışıyorum. Ya da insan vücudu için hazmı daha kolay olan keçi sütü ürünlerini seçiyoruz. Bir de dana ve tavuk eti alırken organik ve serbest büyütülen cinslerden almayı tercih ediyoruz. Balığı deniz ürünü olması koşulu ile alıyoruz ve çiftlik ürünlerini almıyoruz. Bunun dışında mısırın Amerika’da %98 genetik modifikasyona uğrayan bir endüstri olduğunu öğrenmiştik yine Food Inc. filminden ve mısır şurubu kullanılan yüzlerce ürün olduğunu görmüştük. Bunlara da dikkat ediyoruz. Ancak dikkat etmemiz gereken bir başka nokta ise organik kelimesinin her zaman doğal anlamına gelmediği. Organik adı altındaki fabrikasyon ve kitle üretime temkinli yaklaşmak gerekiyor.
Bu konuda tam tersi yaklaşım gösteren birçok arkadaşım var. Organik yemek almanın boş bir çaba olduğunu, diğer besinler ile aralarında hiçbir fark olmadığını iddia edenler var. Ancak ben bu konuda birebir bir tecrübe yaşadım. Et ve süt ürünleri yemegi 1.5 ay bıraktığım sürenin sonunda uzun süren bir rahatsızlığım geçti. Tanıdığım başkaları da benzer tecrübeler yaşadılar. Süt ve süt ürünlerinin kadınlarda infertilite sorunları yarattığı konusunda araştırmalar var. China Study adlı çok geniş kapsamlı bir araştırma özellikle dana eti ve ürünleri tüketiminin kanser hücrelerini arttırdığını söylüyor. Biraz dikkat edip, protein ürünlerini kararında yemekte fayda var gibi.
Ciddi ve modern tıp uygulamaları ile tedavi edilemeyen hastalıklar var. Artık modern tıp ile alternatif tıp yöntemlerinin iç içe çalışıp pratikte uygulanmaya başladığı bir dönemdeyiz. Ruhaniyetin güçlülüğü bir hastalığın yenilmesinde çok çok önemli. Vücudun kendi kendini iyileştirebildiği düşüncesi ile birleşince bazen iyileşmek için tek yapmamız gerekenin morali güçlü tutup vücudu kendi haline birakmak olabilir mi? Bazı kötü hastalıkların tedavisinde oruç kullanılıyor. Bu bilgiler sonucunda zaman zaman oruç tutmanın ve vücudun kendini tamir etmesine ve yenilemesine fırsat vermenin sağlığımız açısından faydalı olacagına inanıyorum.
Yemeklerden önce dua etmek güzel bir alışkanlıktı. Şimdi çoğumuz hızlı yaşam koşullandırmaları yüzünden bu gibi ritüelleri pratik etmiyoruz. Yemekleri hızlı yemek onların da ruhlarına saygısızlık olabilir mi? Onları yavaş yavaş farkında olarak yemenin vücudumuza daha fazla yarar sağlayacağına inanıyorum. Avatar filmindeki av sahnesini hatırlıyor musunuz? Yerli usulü av avlamayı öğrendiğinde, avına ‘Seni görüyorum.’ gibi onun varlığının farkında olduğunu ve ona saygı duyduğunu ifade eden birkaç söz söylemişti. Böylece avı da razı olmuştu onun avı olmaya. Bu rıza lokması olayı da beni çok etkileyen ayrı bir konu.
Geçen gün ted.org da bir konuşma dinledim. Vejeteryan olmak üzerine. Konuşmacı et yemekten vazgeçemediği için vejeteryan olma kararını hiç alamadığını söylüyordu. Sonra bir ışık çakmış kafasında ve hafta içi vejeteryanlık konseptini yaratmış kendince. Şimdi sadece haftasonları et yiyormuş. Bu şekilde et tüketimini %70 azaltmış. Daha sonra da hafta sonu kırmızı et yerine balık eti yemek gibi bir adım atmayı düşünüyor. Bence bu mükemmel bir ara çözüm. Siz de benim gibi ya hep ya hiççi iseniz, ve sürekli kendinizi bu yüzden sabote ediyorsanız işte size güzel bir yöntem.
Canım kardeşlerim, gelin elimizden geldiğince, elimizden gelenleri yapalım. Kendi sağlığımız için ve çocuklarımız için yapacağız. Biliyorum zor bazı şeyleri uygulamak. Çünkü bunları, temel besin maddeleri et, süt, yumurtadır diye şartlandırılan anne ve babalarımıza rağmen yapacağız. Çoğu restoranda organik ve vejeteryan opsiyonları sunmayan dış dünyaya rağmen yapacağız. Bu titizlikte gıda ayırımı yapıyoruz diye bizi uç olmakla suçlayan arkadaşlarımıza rağmen yapacağız. Finansal güçleri ile tüm medya ve lobi kanalları üzerinde baskı kuran dev gıda şirketlerine rağmen yapacağız. Ama dikkat etmemiz gerekiyor işte. Okuduğumuz ve gördüğümüz herşey bunları söylüyor. Bu yüzden yapabileceğimiz kadar yapacağız.
Sevgi ile,
Pinar