Canım kardeşlerim,
“Gel ve elimi tut,
Bir canlı ile temasa geçmek istiyorum.
Bana verilen bu rolü,
anladığımdan emin değilim .”
Yukarıdaki dörtlük benim çok sevdiğim bir şarkının ilk paragrafı. Take That grubunun eski (ve şimdi yeniden) üyesi olan muhteşem Robbie Williams’ın gruptan ayrıldığı yıllar içinde yaptığı albümlerden birinde çalan bir şarkı bu. Adı “Hisset”.
Bu şarkısı ile bana elini uzatan Robbie’ye, ben de bu yazımla elimi uzatmak ve onun elini tutmak istiyorum. Zaman zaman yaşadığım duygulara tercüman olan bu şarkısını yorumlamak ve hissetmeye dair neler söylüyor olabileceğine dikkat çekmek istiyorum.
“Sadece hissetmek istiyorum,
gerçek sevgiyi ve yaşadığım evi.
Çünkü çok fazla hayat var,
damarlarımdan akıp giden.
Yoksa ziyan olacak.“
Robbie’nin kliplerini ve konserlerini izlerim zaman zaman. Gözleri keskin zekası ve yüreğinin aydınlığına ayna olur ve ışıl ışıl parıldar. Böyle zamanlarda kollarını koskocaman iki yana açar ve kucaklar seyircisini. Sonra kendisini kalabalığın üzerine bırakır, seyircisi ile bütünleşir. Onun konserlerinde seyircisi vasıtası ile bu yaşamla olan kucaklaşması ve bütünleşmesi sonucu duyduğu coşkuyu içimin derinliklerinde hissederim.
Bazen de buğuludur onun gözleri. Çok yakın olmasına rağmen çok uzaktaymış gibi hisseder hayata ve bizlere. Sanki bir anlık bir atlama mesafesinde değilmiş gibi yaşamı kucaklamaya. Yaşam yanı başından akar gider de, o da bir seyirci gibi dışarıdan bunu seyreder hissetmeden, içine girmeden. Ben de onunla birlikte çaresiz hüzünlenirim.
“Oturup Tanrı ile konuşurum,
ama o benim planlarıma güler.
Zihnim benim anlamadığım
başka bir dilde konuşur.”
Kendimi bildiğimden beri soru sorarım ben. Sanki aldığım onca yanıttan sonra güveneceğim bir sonraki adımı atmaya. Bir de bu soruları başkalarına sorarım bazen. Hep düşerim bu tuzağa. Sonuca kısa yoldan gitmek amacıyla.
Soru sormak kötü değil tabii ki ancak bazen sorular cevabı dışarıda aramama yol açar. Zihnim beni görünmez tuzaklarından birine daha düşürür. Bu durumlarda cevabın etrafında döner dururum da bir türlü hedefi bulamam. Sezen’in dediği gibi “Kelimelerin aklın oyunu olduğunu” unuturum.
“Ölmek istemiyorum,
ama yaşamak için de çok arzulu değilim.
Aşık olmadan daha,
terketmeyi planlamaktayım.”
Robbie gibi bazen ben de yaşamı kucaklamak yerine kaçarım ondan. Uzaktan hissetsem de yaşamın coşkusunu, içine çok girmek istesem de kaçarım çok çeşitli bahaneler bularak. Yaşamın bana sunacaklarından ve bunu nasıl karşılayacağımı bilmemekten korktuğum için. Hayat oyununda sunulan birçok vakit geçirici sahnede yaşıyormuş gibi yapıp biraz unuturum kendi gerçeğimi. Böyle olduğunda yaşam bana gerçekmiş gibi görünmez. Hissedilmeyen yaşam çok da yaşanası olmadığı için.
“Korkudan ödümü patlattım.
Bu yüzden kaçıp durmaktayım.
Daha gideceğim yere varmadan,
geri dönüşümü planlamaktayım.”
Kimbilir nerde ne zaman korktum bu kadar. Bir yerlerde yitirdiğimi sandığım Sevgi sonucu nasıl bir hayal kırıklığı ve hüzün çöktü üzerime. Ve bir daha ve yeniden yaşamamak için bu duyguları, başlangıçlarım sadece sonunu getirmeyi planlamadığım pratiklerden ibaret oldu.
Yaşadığım hayal kırıklıkları ve kalp kırıklıkları yüzünden korktum. Egom beni koruma bahanesi ile yaşadıklarımı yeniden yaşamaktan daha da korkuttu. Hüzün bulutunu güneşi geçici olarak gölgeleyen bir durum ve bir fırsat değil kalıcı ve olumsuz gerçeğim sandırdı. Hissetmekten korkuttu ve kalbimi zaman zaman kapattı. Oysa Elif Şafak’ın hatırlattığı gibi “Ne varsa harap bir kalpte var!”
“Hissetmeye ihtiyacım var,
aşkı ve sonsuza kadar sevmeyi.
Bunu yeteri kadar hissedemiyorum.
Ruhumda bir boşluk var.
Bunu yüzümde görebilirsiniz,
çok büyük bir yer.”
Robbie şarkının bu son satırlarında neye ihtiyacı(mız) olduğunu söylüyor. Aşkı sonsuza dek hissetme ihtiyacı(mız) olduğunu söylüyor. Hepimiz hep aşkı (karşılıksız, şartsız bitmeyen sevgiyi) hissetmeyi ve sonsuza kadar sevmeyi istiyoruz. Hep bunu arıyoruz. Bu hepimizin özünde var olan içsel bir özellik. Buna ihtiyaç duymamız, neyi hissedemediğimizi bilmemizden kaynaklanıyor. Geldiğimiz yeri biliyoruz. Bunun için hep şükrediyoruz.
Robbie ruhunda bir boşluk olduğunu da söylüyor. Bu da hepimizin zaman zaman düştüğü bir yanılsama. Ne zaman ki Robbie’nin gözleri buğulu o zaman görüyorum ki o bu yanılsamanın içinde. Ne zaman ki kollarını kocaman açarak kendisini seyircisine ve hayata teslim etmiyor, biliyorum ki o bu yanılsamanın içinde. Ne zaman ki hissetmekten korkarak kalbini kapatıyor, biliyorum ki o zaman ruhundaki boşluk yanılsamasını daha da güçlü hissediyor.
Robbie, bana elini uzattığın için teşekkür ederim.
Ben de bu yazımla sana ellerimi uzatıyorum.
Kalbinden akıp yoluma düşen duygularının hepsini paylaşıyorum.
Bu şarkınla Yaşamın hissetmek olduğunu anlatıyorsun.
Ve bana yaşam ile ilgili çok önemli bir gerçeği hatırlatıyorsun.
Canım Kardeşlerim,
Bu yazımı Robbie gibi yanılsamaya düştüğüm durumlarda kendime hatırlattığım bir kural ile bitirmek istiyorum. Bu kural Elif Şafak’ın Aşk romanında yer alan Şems’in 40 kuralından beşincisi:
“Aklın kimyası ile aşkın kimyası başkadır. Akıl temkinlidir. Korka korka atar adımlarını. Aman sakın kendini diye tembihler. Hâlbuki aşk öyle mi? Onun tek dediği:
bırak kendini, ko gitsin; akıl kolay kolay yıkılmaz. Aşk ise kendini yıpratır, harap düşer. Hâlbuki hazineler ve defineler yıkıntılar arasında olur. Ne varsa harap bir kalpte var.”
Sevgi ile,
Pınar