|
İpek Yolunda; Bukhara ve Samarkand
Derya Lount
Büyük Iskender ve Cengiz Khan’ın topraklarına ziyaretimiz için heyecanlanıyorduk.
Kaç aydır Taşkent, Özbekistan’da yaşayıpta İpek Yolunu ziyaret etmemek hata olurdu.
Önce Samarkan’da gitmeye karar verdik. Taşkent’e araba yolculuğu ile 1,5 uzaklıkta
idi. Isabel kızım o zamanlar 2 yaşına yeni basmıştı, Martin’de yoğun iş
temposundan izin alıp ilk defa hafta sonuna hep beraber kaçamak yapabilecektik. Şöförü ayarlayıp
sabah erkenden yola koyulduk.
Taşkent şehrinin hemen çıkışında Tacikistan’a giriyorsunuz
ve 10 dakikalık araba yolculuğundan sonra pasaport kontrolu için durmanız gerekiyordu, bu bana büyük
bir sürpriz oldu, tam da kendimi 1,5 saatlik yolculuk için hazırlamışken; Hatta-Dubai Yolu üzeri
gibi; UAE topraklarının Oman içinde parça toprak kalması gibiydi bu. Tacikistan’ında
bir parça toprağı Özbekistan’ın ortasına kadar geliyordu. Samarkan’da ulaşabilmenin
en kısa yolu ise Tacikistan’dan transit geçmektiJ Benim ilgimi çeken ise; Özbekistan’ın yemyeşil bir
ülke olması, uzun pamuk ovaları, dağları ve 4 mevsimi ile tam bir cennet, ama Tacikistan sınırlarından
içeri girdik mi birden çöle dönüşen kır, boz toprak hakimdi. Şimdi daha iyi anlıyordum
Tacikistan’in diğer eski Sovyet ülkelerine göre daha fakir olmasının nedenini. Ellerinde ne
vardı ki? Kazakistan’ın ve Azerbaycan’ın petrolü ve doğal gazı varken, Özbekistan’ın
verimli toprakları ve pamuğu vardı.
Neyseki Timur’un şehri Samarkand’a
vardık, şehir değil de daha çok kasabayı andırıyordu, evler maksimum 2 katlı, büyük
avlusu olan bahçeli evlerden oluşuyordu. Şöförümüz emekli Seif efendi, eskiden Ozbekistan’ın
tapu kadosturosunda çalışmış olduğundan şanslıydık, nerde ne var, bütün
yeni ve eski Rus cadde isimlerini çok iyi biliyordu, bize hem şöförlük hem de rehberlik yaptıJ

Mavi çini işlemeriyle süslü cami ve medreseleri göz alıcıydı. Recistan'ın
muhteşemliği kaşısında yüzlerimizdeki hayranlığı gizleyemiyorduk. Her biri birbirinden
muhteşem üçlü medrese kompleksi. Dünya’da başka eşi ve benzeri yoktu. Duvarlarına
dokunuyorum, bir an kendimi o dönemlerde dolaşan bir gezginci ve ticaretçi gibi hissediyorum işim ise
ipek yolunu kulanarak Çin’den ipek getirmekJ
Timur’un torunu Uluğ bey’in rasathanesini
geziyoruz. Bizim sazlarımıza benzeyen sazlardan bir tane hatıra alıyoruz, hele o antika olarak satılan
Özbek örtüleri, şimdiki evimin köşelerini süslüyorJ. Recistan ve Uluğ bey’in rasatanesi harcinde Samarkand’da pek te gezilecek bir
yer yok aslında. Akşam üstü Taşkent’e doğru yola koyuluyoruz, eve geldiğimizde, yediğimiz
pamuk yağından yapılan Özbek pilavından mıdır yoksa yolculuktan mıdır kendimizi
pek bir yorgun hissediyoruz.
Daha önce Samarkand’a gitmiş olan
Amerikalı arkadaşlarımızla bir kaç hafta sonrasında anlaşıp Bukhara’ya gitmeye
karar veriyoruz. Daha da güzelmiş diye söz ediliyorlar, ama Taşkent’den uçakla gidilmesi
daha bir zaman kazandıracağından otel ve uçak rezervasyonumuzdan sonra gitme günü gelip çattığında
havaalanında buluyoruz kendimizi, ama bineceğimiz uçağı gördüğümüzde şaşkınlığımız
daha da bir artıyor. 15 kişilik uçakta sinema koltukları gibi açılıp kapanan eski koltuklar
var. 3 basamakla uçağa biniyoruz. Dualarımızı ederken, bir an kendimi kötü bir rüyada
hissediyorum, yakında bunlar geçecek deyip kendimizi avutaraktan Bukhara’ya varıyoruz.

Vardığımızda bizi yepyeni yapılmış tertemiz yemyeşil
caddeleri ile bir şehir bekliyor. Önce rezervasyon yaptırdığımız otele gidiyoruz ama çok
eski bulup, tarihi Özbek evinden dönüştürülen başka bir motel bulup oraya yerleşiyoruz.
Fransız bir çift işletiyor. Biraz olsun bizim yörelerimizdeki köy evlerini andırıyor,
sert yatağı, sırf has pamuklu yastıkları, Özbek örtüleri ve perdeleri ile. Akşam
üstü motele çok yakın bir restoranda ünlü şaşlık kebabı ve pilavlarından
yiyiyoruz.
Sabah kalktığımızda kahvaltımızdan sonra Bukhara gezimize başlıyoruz. 200 yıllık
tarihi pek de değişmemiş aslında Bukharanın: Lyabi Hauz; böğürtlen bahçeleriyle
çevrili büyük havuzlu yalısı, kapalı çarşısı bir an kendimizi küçük
bir Kapalı Çarşı’da hissediyoruz. Fiyatları hem çok uygun hem de hala pazarlık
edebiliyoruz.
Kalan Minaret: 47 metre uzunluğunda ve 10 metre temeli ile büyük
bir dünya harikası, üstündeki işlemeleri görmeye değer. İsmail Samani Mausoleum ise
şehrin en eski musoleumu olmakla birlikte Samani Parkta bulunuyor, M.S. 905’de yapımının tamamlandığı
söyleniyor. Mir-I Arab Madrasah ise Orta Asya’nın hala Sovyet döneminde bile faliyetini devam edebilmiş
bir din okulu. Duvarlarındaki mavi çini işlemeleri yine Samarkand’daki cami ve medreseleri hatırlatıyor.
Uzun gezimizden sonra motelimize gelip dinleniyoruz.
Akşam yemeğimizden sonra odalara çekiliyor ve ertesi sabah tekrar Taşkent’e uçuyoruz. Ama
mavi desenli medrese ve camilerin güzelliği, hala dokunulmamışlığı ve korunmuşluğu
aklımda kalıyor.

|