Canım kardeşlerim,
İçinde yaşadığımız dönem pek çok açıdan zor ve çok süratle seyrediyor. En son tüm dünyanın seyrettiği Yasemin Devrimi ile Orta Doğuda başlayan büyük çaplı halk eylemleri ve dünyada yaşanan doğal felaketler sonrasında, insan kendini ölüm, yaşam, adalet, sorumluluk gibi temel kavramları yeniden sorgular buluyor.
Uzun zamandır içimde biriken sıkıntılı hislerin sadece kendime has olmadığını biliyorum. Dünya’nın Japonya’da nasıl büyük bir stres attığını düşünecek olursak, bir dünyalı olarak benim bu kadarını hissetmem çok normaldi. Ancak burda sıkıntılarımın yüzeydeki sebeplerini değil de, daha derinde yatan ana sebebi deşifre etmek istiyorum. Ne zaman dünyada bir felaket ve çok sayıda can kaybı olsa içimde yeniden canlanan o hissi deşifre etmek. Tüm korkuların anası namı değer ölüm korkusu hissini!
Öyle böyle bir his değil bu. Her geldiğinde elimi kolumu felç ediyor. Geldiği anlarda dengemi kaybederek iki uç arasında, yaşam ve ölüm arasında gidip geliyorum:
Önce yaşamı seçiyorum. Olan bitene seyirci olmamak ve birşeyler yapmak için bir adım atmak istiyorum. Ama olan bitenin boyutları ve kendi acizliğim karşısında elimden birşey gelmediğini görünce çaresizlik duygusuna kapılıyorum. Uzakta felaket mağdurlarını seyrederken suya sabuna dokunmadan üzülmenin ve aynı anda kendi başıma gelmediği için birgün daha kazandığım için sevinmenin utancı altında eziliyorum. Bunun için kendimi yargılıyorum.
Çaresizlik duygusu bana sanki yaşam anlamsızmış ve burda birgün daha yaşamanın hiçbir değeri yokmuş gibi hissettiriyor. O anda yaşamı bırakıp ölümü seçiyorum. Yarın yokmuş gibi yaşıyorum. Ama aslında yaşamak değil bu, yaşamdan vazgeçmek. Çünkü aslında halen ölmekten korkuyorum ve korktuğum için de sadece ölüm yokmuş gibi yapıyorum!
Burada bir tuzak var. Gerçekten yaşamak ile yaşıyormuş gibi yapmak arasındaki farkı görmemi engelleyen tuzak. Böyle zamanlarda hayata daha çok sarılmak ile hayatın değişik sahnelerinde vakit geçirmek arasındaki farkı görmemi engelleyen tuzak. Çünkü hayat vakit geçirecek birçok sahne ile dolu. Odayı yeniden dekore edelim, alışverişe çıkalım, yeni bir yemek masası alalım, belki de yaşadığımız evi taşıyalım. Göçebe hayatlar yaşayanlar daha da içine dönmeli belki de!
Biri biter biri başlar hayat sahnelerindeki vakit geçirme duraklarının. Bir durup soluklanmadan, ruhumu durup yakalamadan. İşte bu geçici uyuşturmalar bitince gerçeğin ta kendisi çöker omuzlarıma. Yaşamı tümüyle hissetmeyerek onu gücendiririm.
Bilirim yaşıyormuş gibi yaptığım her an yalandır bütün o yaşadıklarım. Bilirim çünkü içimde birşeyler eksikmiş hissi ile yaşama ihtiyaç duyarım. Buna ihtiyaç duymam, neyi hissedemediğimi bilmemden kaynaklanır. Özüm yaşamın ta kendisi olduğunu bilir.
Geçen sabah ölüm ve ölümlülük hissi üzerine bir düşünce geldi ve şöyle dedi: "Gercek anlamda ölmeye hazır olmadığın sürece, gerçek anlamda yaşamıyorsun demektir!." Bunu iyice düşündüm ve kendi yaşadıklarımı bu çerçevede yorumladım. Bu düşünce benim gerçeğimi bütün çıplaklığı ile özetlemişti. Bu Kabir’in tanımıyla susamış balığın durumunun ta kendisiydi.
Farkettim ki, ben ölümü halen kabul edemediğim için yaşamla yüzleşmekten korkuyorum. Ölüm sanki yarın olabilirmiş gibi değil, çok uzaklardaymış hissini yaşatıp kendimi kandırıyorum ve yaşamı sürekli erteliyorum. Ölümden bu kadar korkmam, birçok duyguyla yüzleşmeme, onları yaşamama ve hayatı gerçekten hissetmeme ve kendimi gerçekleştirmeme engel oluyor.
İtiraf etmesi zor olan meğer benim gerçeğimmiş. Meğer ben bu dünyaya derinden bağlı bir dünyalıymışım. Başlangıcımı, sonumu ve tüm gerçekliğimi hep bu dünyadan ibaret saymışım! Kendimi bu dünyadan ibaret saydıkça da potansiyelimi hapsetmişim. Beni kontrol edemediğim şeylerden korkutan ve hakikat ile aramdaki en büyük perde olan egoma yenilmişim.
Ama bu sefer kararlıyım. O muzur hissi, ölüm korkusunu gizlendiği yerden bulup çıkarıp onunla yüzleşiyorum. Onu masaya yatırıyorum ve üzerine kuvvetli bir ışık tutarak, aydınlığın yardımı ile tamamen deşifre ediyorum.
Dünyada olan biteni iyi ve kötü diye ayırmadan, bütünün bir parçası ve düzenin bir sürekliliği olarak görebilen ve ne kadar ürkütücü görünürse görünsün dünyadaki felaketler karşısında metanetlerini koruyarak elinden gelen insani sorumluluklarını yerine getiren tüm dünyalı kardeşlerime bize hakikati hatırlattıkları için ve Kabir’e susayan balığın tasviri ile bana kendi hakikatimi gösterdiği için bir kere daha sonsuz teşekkürlerimle.
Sevgi ile,
Pınar
“Sudaki balığın susadığını duyduğumda gülüyorum. Hakikat'in kendi evinde olduğunu görmüyor, bir ormandan diğerine şevksiz amaçsızca geziniyorsun! Hakikat şu! Nereye gidersen git, Benares veya Mathura; şayet kendi ruhunu bulmaz isen, dünya sana yalan görünecektir” KABIR